Untitled Page
OSMANLI İMPARATORLUĞU GENEL BİLGİLER

 
osmanlı imparatorluğu
Osmanlı İmparatorluğu  
  Osmanlı İmparatorluğu
  Osmanlı İmparatorluğu Kuruluş
  Osmanlı Padişahları
  Osmanlı Hat Sanatı
  İletişim
  Ziyaretşi defteri
  Siteni Ekle
  Yönetin Nezaman Çöker
  Ölüsü Canlandırılan Padişah
  Korkusuz Şahzade
  Padişah Hikayeleri
  Osmanlı Sarayları
  Osmanlı Nükteleri Video İzle
  Padişah Meslekleri
  Sporcu ve Şair Padişahlar
  Padişahların Ölüm Sebepleri
  Padişahların Saltanat Yaşları
  Osmanlı Ünvanları
  Osmanlı Haritaları
  Osmanlı Sancakları
  Osmanlı Bayrakları
  Halice Gerilen Zincir ve Silahlar
  Kesici ve Ateşli Silahlar
  Mehter Takımı ve Mehter Marşları
  Osmanlıda Toprak İdaresi
  => TIMAR (DIRLIK)
  => TIMAR SISTEMININ TEKÂMÜLÜ
  => TIMAR ÇESITLERI
  => TIMAR SISTEMININ BOZULMASI VE ORTADAN KALKMASI
  Osmanlı Silahları
  Osmanlı Sadrazamları
  Resim Galerisi
  Osmanlı da Minyatür San'at ı
Osmanlıda Toprak İdaresi

TOPRAK IDARESI

Osmanlı Devleti'nin kuruluş döneminde ve bu devletin ekonomik, sosyal ve askerî gelişmesinde önemli derecede rol oynayan etkenlerden biri de şüphesiz ki toprak sistemidir. Bu sistemin gelişmesi ile ilgili müesseseler, devlete bir dinamizm veriyordu. Bu sebepledir ki ortadan kalkıp tarihe mal olusuna kadar toprak, bu devletin hayatında önemli bir rol oynamıştı.

Bir toplumun, devlet olabilmesi için, bazı hususiyetleri taşıması gerekir. Toprak (ülke) bu hususiyetlerin başında gelmektedir. Çünkü her bağımsız devletin, hak ve salahiyetlerini, mutlak surette kullanabildiği, belirli sınırlarla tespit ve tayin edilmiş bulunan coğrafî bir toprak parçası diye tarif edilen "ülke" kavramı, ancak belli bir toprağa sahip olmakla mümkün olabilir.

İslâm öncesi Türklerinde toprak, biri fertlerin diğeri de cemaatin olmak üzere iki kısma ayrılıyordu. İslâm öncesi Türk devletlerinin, kısmen yerleşik de olsa, göçebe hayat tarzı ve ananelerine göre bir mülkiyet telakkisine sahip oldukları bilinmektedir. Hayvanlarına otlak vazifesi görmesinden dolayı göçebeler için toprağın ehemmiyeti büyüktü. Eski Türklerde otlaklar, fertlerin değil, kabile veya cemaatlerin mülkiyetinde bulunuyorlardı. Yedisu havalisinde oturan Kazak-Kırgızların isledikleri topraklarda, özel mülkiyet ve cemaat mülkiyeti olmak üzere iki tip mülkiyet vardı. Özel mülkiyete dahil bulunan arazi, kabilenin müşterek mülkiyetinde bulunan toprakların paylaşılması ve sahış ile kabileye ait olmayan boş yerlerin benimsenmesi suretiyle meydana gelmişti. Hususi mülkiyette sahibi, tam anlamıyla toprağı temellük eder. Öldüğü zaman arazi, oğullarına miras kalır. Ancak vâris bulunmadığı zaman söz konusu olan toprak cemaat’e kalır. Cemaat içerisinde yeni bir aile kurulunca, cemaat ona idaresindeki araziden bir hisse verir. Şayet verilebilecek yeni bir arazi yoksa cemaat tarafından onun için, bir arazinin tedarik edilmesine çalışılırdı. Cemaat mülkiyetine ait olan arazi, muayyen parçalara ayrılarak bir kira karşılığında geçici olarak fertlerin istifadesine terk edilirdi. Bu arazinin kiracılar elinde bırakılma müddeti, muhtelif yerlerde toprak, su ve ekim şartlarına göre değişiyordu.

Türklerin İslâm’ı kabul edip İslâm medeniyeti içindeki yerlerini almalarından sonra, dinî, iktisadî ve içtimaî hayatlarında değişiklikler meydana geldi. Bu sebeple Müslüman Türkler, her konuda olduğu gibi toprak hukuku ve idaresi bakımından da İslâmî prensiplere bağli kaldılar. Bunun içindir ki, İslâm toprak hukuku ile ilgilenenler tarihî açıdan bu sistemi dört ana devreye ayırırlar. Bunlar:

a)İslamiyet’in başlangıcından Hz. Ömer'in halifeliği dönemine kadar olan devre,

b) Hz. Ömer devri,

c) Abbasi ve Selçuklu devri,

d) Osmanlı devre.

İslâm medeniyeti içerisinde başlı başına bir devreye konu olabilecek olan Osmanlı toprak uygulaması, gerçekten toprak hukuku bakımından büyük bir önem arz eder. Filhakika Osmanlılar, birçok müessesede olduğu gibi toprak mevzuunda da kendisinden önceki müslüman devletlerin tatbikatından istifade etmişlerdi. Zaten onlara bigâne kalmaları da mümkün değildi. Bu sebepledir ki devlet, henüz bir beylik durumunda olduğu zaman bile, İslâmî bir sistemin yerleşmesi için çalışıyordu. Bunun içindir ki bu Müslüman unsurlar (göçlerle gelen ve uçlarda yasayan göçebe Müslüman Türkler) Osmanlı Beyliği'ni siyasî ve kültürel bakımlardan, klasik İslâm geleneklerinin ihyasını hedef tutan bir devlet olmaya doğru geliştirdiler. Osman Gazi'nin halefleri, tedricen "sultan"lar haline geldiler. Onların etrafında karakterini dil ve ırktan ziyade din ve medeniyetin tayin ettiği bir "Osmanlılar cemiyeti" teşekkül etti.

İslâm âleminde bir gelenek olarak, Osmanlılardan önceki müslüman devletlerde ve özellikle Büyük Selçuklularda görülen ıkta sistemi, Büyük Selçuklulardan sonra gelen bütün Türk İslâm devletlerinde uygulanmıştır.

Selçukluların, askerî mukataalar ihdas etmeleri, hanedanın, kendi başlıca dayanağı olan Türk unsuruna mensup kütleleri yabancı sahalarda yerleştirmek, onlara hem toprak vermek hem de lüzumunda askerî bir kuvvet olarak faydalanmak fikrinden doğmuştur. Bu suretle yavaş yavaş toprağa bağlanan göçebeler, hem bir karışıklık amili olmaktan çıkıyor, hem de devlete kuvvetli bir askerî dayanak teşkil ediyorlardı. Bu usulün ehemmiyet ve faydası, bilhassa Bizans'tan zapt edilen yeni sahalarda daha açık bir şekilde görünüyordu. Kısmen harplerde ve fetihlerde imha veya esir edilen ve kısmen de yerlerinde bırakılan yerli ahaliden kalmış geniş Anadolu toprakları, Selçukluların takip ettikleri ıkta sistemi sayesinde yavaş yavaş Türkleşti.

Osmanlıların, kendilerinden önceki Müslüman Türk devletlerinden mahirane bir usul ile alıp tatbik ettikleri tımar sistemi, Osman Gazi ile baslar. O, zapt ettiği bütün yerleri tımar olarak silah arkadaşları ile askerlerine veriyordu. İtaat eden yerli halkı da yerinde bırakıyordu. Hatta o, arkadaşlarından bazılarının uysal ve itaat eden ahaliyi herhangi bir sebeple yerlerinden kaçırmalarına engel oluyordu. Aşikpaşazade'ye göre o: "Her kime kim bir tımar verem ani sebepsiz elinden almayalar ve hem ol öldüğü vakitte oğluna ve eğer küçücük dahi olsa verirler. Hizmetkârları sefer vakti olacak sefere varalar, ta ol sefere yarayınca. Ve her kim kanun düzse Allah andan razı olsun. Ve eğer neslimden bir kişi bu kanundan gayri bir kanun koyacak olursa edenden ve ettirenlerden Allah Teala razı olmasın" demiştir. Selçuklu uygulaması ile ayni özellikleri taşıyan bu sözlerden su sonuçlar çıkmaktadır:

1- Sebepsiz yere hiç kimsenin tımarı elinden alınamaz.

2- Tımar sahibinin ölümü halinde tımarı oğluna intikal eder.

3- Oğul sefere gidemeyecek kadar küçükse, harbe gidecek yasa gelinceye kadar onun yerine hizmetkarları sefere gideceklerdir.

Anadolu'da, Osman Gazi ile başlayan tımar sistemi, ondan sonra gelen torunları tarafından devam ettirildi. Gerçekten de Orhan zamanında tımar tevcihlerine dair birçok tarihî kayıt bulunmaktadır. Ayrıca gazilerin yani tımar erlerinin yeni zaptedilen uslara yerleştirildiği hakkındaki rivayetler de tımarların askerî özellik ve mahiyetlerini daha iyi anlamamıza vesile olmaktadır. Hatta tımarlarda bulunan yerli halk da zaman zaman sipahilerle birlikte kendi din kardeşlerine karşı harplere katılıyorlardı. Rumeli fetihleri başlayınca tımar sistemi oralarda da uygulanmaya başladı. Gelibolu havalisinin Yakup Ece ile Gazi Fazıl’a tımar olarak verildiği ilk tarihî kaynaklarda belirtilmektedir. Sultan I. Murad devrinde Rumeli fütuhati ehemmiyet kazanınca Anadolu'dan pek çok halk ve bazı Türk aşiretleri oradan alınıp Rumeli'ye isyan ettirildiler. Bu yeni gelenlerin geçimlerini sağlamak için onlara toprak tahsis edilmesi gerekiyordu. Bu durum sebebiyle, tımar sistemi daha da yaygınlık kazanmaya başladı.

Başlangıçta "Has" ile "Tımar" seklinde ikiye ayrılmış olan birlikler, I. Murad döneminde yeni bir kategorinin katılması ile üç kısma ayrıldılar. Rumeli Beylerbeyi Lala Şahin Pasa ölünce, onun yerine Kara Ali oğlu Kara Timur tas Pasa beylerbeyi olmuştu. Dirlikleri yeniden düzenlemek isteyen Kara Timur taş Pasa, "Has" ile "Tımar" arasında "Zeamet" adi ile yeni bir derece ihdas etti. Tedricî bir tekâmül takip ettiği muhakkak olan bu toprak sistemi, toprağın mülkiyet hakları ile ilgili değildir. Böylece rakabesi (possesio) devlet elinde alıkonulmuş topraklar rejimi, Osmanlı Devleti'nde en geniş ölçüde ve en serbest bir şekilde tatbik edilebilmiştir. Bu rejimde, toprağın menfaati kendisine bırakılan sınıf, toprağı fiilen isleyen reayadır. Burada sunu da hemen belirtelim ki, Osmanlı reayasının sahip bulunduğu haklar, Avrupa'daki "Serf'lerin sahip olduğu haklar ile kıyas edilemeyecek kadar daha medenî, daha insanî ve daha mütekâmildir. Konuyu daha netleştirmek ve bir fikir vermek üzere Osmanlı reayasının muasırı olan Avrupa'daki serflikten ve onların durumundan kısaca söz etmek gerekir.

Avrupa'da toprağa yerleştirilmiş olan köle (serf, çiftçi) bazı isleri hür insanlar gibi yapamaz. O, birçok haktan mahrumdur. Derebeylik sisteminin getirdiği feodalizme göre serfler, hukukî bakımdan diğer insanlardan tamamen farklı bir hüviyete sahiptirler. Aşağıdaki maddeler, onların nasıl bir statüye sahip olduklarını ortaya koyacaktır:

A-İstedikleri ile evlenemezler, başka senyörlerin serfleri veya hürlerle evlenemez.

B- Serflerin mirası hür olan insanların ki gibi vârislerine intikal etmez, sahipleri istedikleri gibi mirasa müdahale edebilirler.

C-İstedikleri mesleği seçme, çalışıp çalışmamada serbestlikleri yoktur.

D-Efendilerinin angarya islerinde çalışmak ve belli zamanlarda onlara hediye takdim mecburiyetleri var.

E-Serfleri cezalandırmak efendilerine aittir.

f- Serfler, ruhban sınıfı ve manastırlara giremezler, mahkemelerde hür bir insana karşı şahitlikleri kabul edilmez.

Serflerin içinde bulunduğu bu duruma karşılık Osmanlı reayasi hür insanlardı. Onlar her türlü hukukî statüye sahiptirler. Serf veya ortakçı kullarla bir ilgileri yoktur. Bu sebepledir ki, Avrupa feodal toplum yapısında görülen köylü isyan ve ihtilallerine, son derece karışık dinî ve sosyal grupları bünyesinde toplayan Osmanlı Devleti'nde tarihin hiç bir döneminde rastlanmaz. Sınıf teşekkül ve kavgasına zemin hazırlamayan Osmanlı toplum yapısı, başka toplumlarla kıyası mümkün olmayan sosyal bir özellik arz eder. Bati insaninin yüz yıllar boyu sürdürdüğü sınıf mücadelesini ve kölelikten kurtulma savaşının izlerini Türk içtimai hayatında görmek mümkün değildir.

Osmanlı Devleti kurulduğu ve daha sonra fetih ettiği memleketlerde, bir çeşit toprak köleliğinin mevcut olduğu düzensiz bir derebeylik nizami ile karşılaşmıştır. Bu nizamin, toprak münasebetlerinde sebep olacağı düzensizlikleri önlemek için mevcut toprak düzenine süratle müdahale etmiş, toprağa dayanan asalete son vermek suretiyle, toprağı isleyenleri serf olmaktan çıkarmış, derebeylik yerine tımar sistemini, serf yerine tımar sahibi olan sipahi ile aralarında sadece akdı bir münasebet bulunan, bir çeşit aynî hak sahibi kiracıya benzer toprak mutasarrıflarını ikame etmiştir. Böyle bir toprak düzeni ise toprağın mülkiyetinin devlette olmasıyla mümkündür. İste bunun içindir ki Osmanlı hükümdarları, İslâm fetihlerinin başlangıcında olduğu gibi, fethedilen toprakların bir kısmının mülkiyetini halka bırakırken, bir kısmının rakabesini hazine için alıkoymuş ve sadece tasarruf hakkini halka tefviz etmistir.

Başlangıçta, arazinin mülk ve mirî olarak ikiye ayrıldığı Osmanlı Devleti'nde, bilahare arazinin tamamına yakin bir kısmı mirî rejime tabi tutulmuştur. Üsküp ve Selânik kanununun başına koyduğu mukaddimesinde Ebu Suud Efendi (898–982/1490–1574), arazinin mirî oluş sebeplerine temas ederken ayni zamanda, İslâm hukukuna göre arazinin mahiyetinden de söz eder. Ona göre:

"Bilad-i İslamiyet’e olan arazi, muktezay-i şeriat-i şerife üzere üç kısımdır:

Bir kısmı arz-i ösriyyedir ki hin-i fetihte (fetih esnasında) ehl-i İslâm’a temlik olunmuştur. Sahih mülkleridir (gerçek mülkleridir). Sair malları gibi nice dilerlerse tasarruf ederler. Ehl-i İslâm üzerine ibtidâen haraç vaiz’i, na meşrû olmağın (mesru olmadığı için) ösür vaz' olunmustur. Ekerler, biçerler, hâsil olan gallenin ösründen gayri asla bir habbe alinmaz. Âni dahi kendiler fukara ve mesâkine virürler. Sipahdan ve gayridan asla bir ferde helâl degüldür. Arz-i Hicaz ve arz-i Basra böyledir.

Bir kismi dahi arz-i haraciyedir ki, hin-i fetihte keferenin ellerinde mukarrer kilinup kendilerine temlik olunub üzerlerine hasillarindan ösür yahut sümün yahud subu', yahud südüs, nisfa degin (1/10, 1/8, 1/7, 1/6, 1/2) arzin tahammülüne göre harac-i mukaseme vaz' olunup yilda bir miktar akça dahi harac-i muvazzaf vaz' olunmustur. Bu kisim dahi sahiplerinin mülk-i sahihleridir. Bey'a ve siraya (satma, satin alma) vesair enva-i tasarrufata kadirdirler. Istira edenler dahi vech-i mezbur üzerine ekerler biçerler, harac-i mukasemin ve harac-i muvazzafin verirler. Ehl-i Islâm istira etseler dahi kefereden alinagelen haraclari sâkit olmaz (haraçlari düsmez). Bi kusur edâ ederler. Egerçi ehl-i Islâm'a ibtidâen harac vaz' olunmak mesru degildir. Amma bekaen alinmak mesrudur. Mutasarrif olanlar eger ehl-i zimmettir eger ehl-i islâmdir madem ki ellerinde olan yerleri ziraat ve hiraset edüp ta'dil eylemeyeler asla dahl ve taarruz olunmaz nice dilerler ise tasarruf ederler. Fevt oldukta sair emvâl ve emlakleri gibi vereselerine intikal eder. Sevad-i Irak arazisi böyledir. Kütüb-i ser'iyyede mestûr ve meshur olan arazi bu iki kisimdir.

Bir kisim dahi vardir ki, ne ösriyyedir ne de vech-i mezbûr üzerine haraciyyedir. Âna arz-i memleket derler. Asli haraciyedir. Lakin sahiplerine temlik olundugu takdirde fevt olup verese-i kesire mabeynlerinde taksim olunup her birine bir cüz'î kit'a degüp her birinin hissesine mabeynlerinde taksim olunup her birine bir cüz'î kit'a degiip her birinin hissesine göre haraclari tevzi ve tayin olunmakta kemal-i suûbet ve iskâl olup belki âdeten muhal olmagin rakabe-i arazi, beytü'l-mal-i müslimîn içün alikonulup reâyaya ariyet tarikiyla virülüp ziraat ve hiraset idüp, bag, bahça ve bostan idüp hâsil olandan harac-i mukasemin ve harac-i muvazzafin vermek emr olunmustur. Sevad-i Irak'in arazisi eimme-i din mezheblerinde bu kabildendir.

Bu diyar-i bereket siarin arazisi dahi bu uslûb üzerine arz-i memlekettir ki, arz-i mîrî demekle mâruftur. Reâyânin mülkleri degüldür. Ariyet tarikiyla tasarruf idüp ziraat ve hiraset idüp ösür adina harac-i mukasemesin ve çift akçasi adina harac-i muvazzafin virüp madem ki, ta'til itmeyüp vücuh-i merkume üzerine tamir idüp hukukun eda ederler kimesne dahl ve taarruz eylemeyüp fevt oluncaya degin nice dilerler ise tasarruf ederler. Fevt oldukta ogullari kendilerin makamlarina kayimlar tafsil-i mezbur üzerine tasarruf ederler. Ogullan kalmaz ise hariçten tamire kadir kimesnelere ücret-i muaccele alinip tapuya verilip anlar dahi tafsil-i sâbik üzere tasarruf ederler."

Görüldügü gibi devlet, reâyânin elindeki topragin miras yolu ile parçalanmasi, serbest alisveris usûlü ile gelisigüzel sahip degistirmesi ve borç için hacz edilmesi gibi sebeplerie müstakil küçük köylü isletmelerinin mevcudiyetini tehlikeye düsüren muameleleri önleyici hükümler koymustu. Bu yüzden kanunnâmelerde "yer beyliktir", yerde bey'u sira ve hibe ve miras vesair tasarrufat ser'an ve örfen memnudur denilmektedir.

Müslüman Devletlerde arazinin mîrî olus sekillerini söyle siralayabiliriz:

a) Fethedilen arazi, gâliplere (fâtihlere) tevzi, veya mahallî halk elinde birakilmayarak devlete (beytü'l-mal) mal edilmek suretiyle. Islâm hukukuna göre devlet baskani bu arazi ile ilgili olarak istedigi gibi tasarrufta bulunabilir.

b) Fetih esnasinda nasil muamele gördügü belli olmayan arazi.

c) Mülk araziden olan topragin, mâlikinin mirasçi birakmadan ölmesi ve vasiyette bulunmamasi halinde arazinin hazineye intikal etmesi ile.

d) Topragin, mururu zaman (zaman asimi) ile sahibi bilinememek yüzünden hazineye intikali suretiyle.

e) Rakabesi devlete ait olmak üzere ihya edilen ölü (mevat) toprak.

Osmanli toprak sisteminde "emîriyye" denilen arazi de iki kisma ayrilmaktadir. Bunlar:

1- Arazi-i emirîye-i sirfa (beytü'l-male ait)

2- Arazi-i emirîye-i mevkufa (vakfa ait)

Tafsilatina girmeden,sadece kaç kisim olduguna isaret ettigimiz arazi-i emirîye, 1274/1858 tarihli arazi kanunnâmesinin 3. maddesinde söyle tarif edilmektedir:

"Arazi-i emirîyye, beytü'l-male ait olarak ihale ve tefvizi, taraf-i Devlet-i Aliyye'den icra olunagelen tarla ve çayir ve yaylak ve kislak ve korular ve emsali yerlerdir ki, mukaddema ferag ve mahlulat vukuunda sahib-i arz itibar olunan timar ve zeamet ashabinin ve bir aralik mültezim ve muhassillarin izin ve tefviziyle tasarruf olunur iken, muahharan bunlarin ilgasi hasebiyle el-haletu hazihi taraf-i Devlet-i Aliyye'den bu hususa memur olan zatin izin ve tefviziyle tasarruf olunup mutasarriflari yedlerine bâlâsi tugrali tapu senetleri verilir."

1858 tarihli arazi kanununa göre Osmanlilarda arazi:

a- Arazi-i Memlûke, b- Arazi-i Emîrîye, c- Arazi-i Mevkufa, d- Arazi-i Metrûke, e- Arâzi-i Mevât olmak üzere bes gruba ayrilmaktadir:

a- Arazi-i Memlûke: Mülkiyet yolu ile tasarruf edilen topraklar olup dört kisimdan ibarettir:

1- Kasaba ve köylerdeki arsalar olup yarim dönümlük yerlerdir.

2- Emîrîye topraklardan mülkiyete dönüstürülen yerlerdir.

3- Ösrî topraklardir.

4- Haracî topraklardir.

Arazi-i Memlûkeye mâlik olanlar, mallarini diledikleri gibi kullanir, isler, satar, hibe veya vakf edebilir. Bütün bu muamelat için fikhî hükümler tatbik edilir.

b- Arazi-i Emirîye: Devlete ait olup fertlere, tarla, otlak, yaylak, kislak vs. olarak tahsis edilen yerlerdir. Eskiden timar ve zeamet sahipleri tarafindan kullanilan bu topraklar, arazi kanunnâmesi hükümlerine göre tapu ile tasarruf edilir hale getirilmistir.

c- Arazi-i Mevkufa: Toplumun menfaati göz önünde bulundurularak vakf edilmis olan topraklardir. Vakfi yapan (vâkif) tarafindan tesbit edilen sartlara göre kullanilir.

d- Arazi-i Metrûke: Toplumun menfaati için yapilan yollar, köprüler ile köy ve kasaba halkinin birlikte istifade edebilmesi için birakilan mera, koru vs. gibi yerlerdir.

e- Arazi-i Mevât: Köy, kasaba ve fertlere tahsis edilmemis bulunan ve imar bölgeleri disinda birakilmis olan topraklardir.

Osmanlı İmparatorluğu  
   
Reklam  
   
 
   
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=